Elizabeth Holmes, Theranos isimli bir cihaz geliştirdiğini ve bu cihazın bir damla kandan tüm testleri çalışabildiğini iddia ederek genç yaşta dünyanın en zengin insanlarından biri olmuş. Ama belli ki cihaz bu iddiasını karşılayamıyor ve Elizabeth birçok yatırımcıyı, hatta hastaları dolandırmakla suçlanıyor, 11 yıl hapis cezası alıyor.
Elizabeth hapse girmeden önceki son 34 gününün bir
belgesel gibi kaydedilmesini planlıyor. Suçlu olmadığını kanıtlamak veya
herkesi buna inandırmak istiyor ve bu işi yapabilecek delilikteki belki de tek
kişi olan Nathan Fielder ile anlaşıyorlar. Fielder ve ekibi gerçekten Eliabeth
ve ailesiyle yaşamaya başlıyor, bu 34 günü kaydediyorlar.
Belgesel oldukça tekinsiz bir atmosferde ilerliyor. Elizabeth,
eşi Billy ve iki çocukları birbirine sıkı sıkıya bağlı, normal bir aile gibi
görünüyorlar. Ama röportajlara geçildiğinde Elizabeth ve Billy resmen insanın
aklıyla oynuyor. Kim suçlu, kim masum, kim manipülatör, kim manipüle ediliyor…
Bu soruların cevapları o kadar karmaşık görünüyor ki seyirci koltuğunda bile delirecek
gibi oluyorsunuz. Ayrıca Nathan Fielder’ın tarzına Nathan For You, The
Rehearsal gibi programlardan biraz aşinalığınız varsa, o gergin atmosfer içinde
bazı diyaloglar gerçekten güldürüyor.
Bir suçlunun evine bu kadar uzun süre konuk olunan bir
belgesel dünyada ilk kez çekiliyor. Nathan Fielder’ın absürt tarzıyla birleşince
ortaya gerçekten güzel bir eser çıkmış. Üç saatlik bir belgeseli göz kırpmadan
izletebilmek bile başlı başına büyük bir başarı zaten…
AMA...
Bu eserin Letterboxd’da en yüksek puanlı film olmasını
gerçekten hiç anlayamadım. Evet kendi içinde ilginç sürprizler taşıyor, türünün
ilk örneği ve böyle ilginç bir yapımın başarıyla altından kalkılmış ama tümmm
sinema tarihi içinde bakıldığında yine de ortalama/iyi bir işten çok da ilerde
değil bence.
Yüksek puanları hak ediyor mu? Evet.
En yüksek puanı hak ediyor mu? Bence asla.
Bir de filmin eş yönetmenlerinden Lance Oppenheim’ın
diğer filmlerinde bazı videoları izinsiz edinip kullandığına dair iddialar var
ama kanıtlanmış değil.
Sonuç olarak her şeyiyle kafa karıştırıcı bir
belgeseldi, asıl başarısı da buradan geliyor. Sinemalara 30 Ekim’de geldi, bir
süre daha vizyonda yerini koruyacak gibi görünüyor, bence kaçırmayın.
Seyir defteri
İzlediğim her film beni tuttuğum notlara, en yeniden eskiye.
THE DREAMED ADVENTURE / DÜŞLENEN MACERA – Tuhaf Sofralarda 3 Saat Geçirmeye Hazır Mısınız?
Valeska Grisebach’ın yönettiği 2026 yapımı film, Türkiye-Bulgaristan-Yunanistan sınır bölgesinde, Bulgaristan topraklarında geçiyor. Sınır bölgelerinde az çok olduğunu tahmin ettiğimiz ama bu kadarını hiç beklemediğimiz seviyede bir mafya hakimiyetine tanık oluyoruz filmde.
Filmde ana karakterimiz Veska (Yana Radeva), bu
bölgede yaşayan bir arkeolog. Bir gün eski dostu Said’le (Syuleyman Letifov)
karşılaşıyor, Said'le gittiği bazı yerler onu eskiden tanıdığı karanlık
insanlarla dolu ortamlara tekrar itiyor bir şekilde, bir yandan da travmatik
anıları tetikleniyor Veska’nın. Bu insanlarla tartışmalara giriyor, beklenmedik
anlarda yollarına çıkıp rahatsızlık veriyor, kısacası “canlarını sıkmaya
başlıyor” Veska bu insanların.
"Mafya" adı altında tüm toksik erkek davranışlarını izliyoruz aslında, yani sadece ekonomik bir rol oynamıyor bu insanlar: Kadınlara yaşatmadıkları zulüm kalmamış mesela. Güçsüz gördükleri herkesi halen nasıl kullandıklarını ve hayatlarını ne kadar zorlaştırdıklarını görüyoruz: Yaşlılar, göçmenler... Ve çocuklar, genç kadınlar bu bataklığa çekilmeye devam ediyor.
Veska bu durumların hepsiyle mücadele etmeye çalışıyor. Gücü bazen yetiyor, bazen yetmiyor ama Veska o insanlara rahatsızlık verdikçe seyirci koltuğunda siz de rahatlıyorsunuz, tıpkı Veska ile öfkelendiğiniz gibi...
Bu kadar yakın bir coğrafyada, “Avrupa” topraklarında
bu kadar yayılabilmiş karanlık işlere şahit olmak çok garip hissettirdi. Bu olayları
bir kadın yönetmenin, Vanessa Grisebach’ın perspektifinden ve bir kadın
başrol karakterden izlemek çok güzel bir deneyimdi.
Belgesel tadında ve gerçekten çok şey
öğreneceğiniz, çok şaşıracağınız bir filme imza atılmış. Birçok sahne
kalabalık sofralarda geçiyor ve bambaşka toplulukların masasına konuk
oluyorsunuz film boyunca: Göçmen kadınlar, yerli kadınlar, karanlık işlere
ucundan kıyısından bulaşmış ya da boğazına kadar batmış erkekler… Tüm sohbetler
çok doğal akıyor, gerçekten o masada sessizce oturuyor gibi yer yer eğleniyor,
yer yer üzülüyor ya da sinirleniyorsunuz. Coğrafyanın ülkemize benzerliği de ekstra
bir samimiyet yaratıyor, Ege kasabalarında kurulan yaz akşamı sofralarını
hatırlattı bana bu ortamlar.
Şunu söylemekte fayda var: Bu sahnelerden birkaç
tanesi eksik de olsa film çok bir şey kaybetmezdi. Üç saate yayılması gerçekten
sıkıcı bir deneyime dönüşüyor zaman zaman.
Film gerçek olaylara dayandırılmıyor, aslında kurgusal
bir metin ama gerçeklik payının çok yüksek olduğunu sezebiliyoruz. Yazım aşamasına geçilmeden önce, beş yıl boyunca araştırmalar yapılmış. Ayrıca film
2026 Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü kazanıyor.
***YAZININ
DEVAMI SPOILER İÇEREBİLİR***
Filmde en anlam veremediğim nokta Said’le Veska’nın
ilişkisiydi. Said’in Veska’ya bir iyiliği olmuş yıllar önce, ne olduğunu tam
anlamasak da. Ama Veska’nın Said’e gösterdiği sonsuz toleransı açıklamaya
yetmiyor bu durum çünkü belli ki Said de karanlık bir karakter.
Ayrıca Said’in bir anda ortadan kaybolması ve filmin
sonuna doğru tekrar çıkagelmesi de çok havada kalan bir durumdu.
Filmin sonu şok edici bir kötülük düzeyindeydi. Üç saatin
sonunda doğru düzgün bir yere bağlanamadan bitmesine çok hazırken, olabilecek
en baştan savma bağlayışa hiç ihtiyacımız yoktu, keşke sonu havada kalsaydı…
***SPOILER BİTTİ***
Özetle, bu filmi izlemek gerçekten öğretici ve
şaşırtıcı bir deneyim olacaktır ama sabretmekte biraz zorlanabilirsiniz. Olayların akışına
da çok fazla takılmamak lazım, belgesel gibi kabullenip izlediğinizde çok bir
sıkıntı yaşanmayacaktır…
TONY - Beyaz Perde Toksik Erkekliği Nasıl Pazarlıyor?
Ünlü şef, yazar ve belgesel programcısı Anthony Bourdain’in 19 yaşından bir kesit izliyoruz bu yeni filmde. Asi, uçarı bir gencin dürtüsel kararları ve bu kararlar sonucunda yaşananlar… Kulağa sevimli geliyor değil mi? Hele de böyle sevilen bir karakterin hayatı olunca yalancılık, kabalık, “bilinçsiz” sakarlıklar hoş ve havalı görünebiliyor.
Beyaz perdede böyle şımarık, duygusuz, kaba erkekler görmekten
ne kadar sıkıldığımı anlatamam. Bir de böyle biri olmanın bir haltmış gibi
övülmesi beni o kadar sinirlendiriyor ki.
Umarım Bourdain, filmde gösterildiği gibi biri
değildir gerçek hayatta. Evet, kendisi söylüyordu gençliğinde yanlış şeyler
yaptığını ve bundan pişmanlık duyduğunu ama ben yine de filmdeki gibi tahammül
edilemez biri olduğunu düşünmek istemiyorum.
Tony kendine değer veren kimseyi kırmaktan çekinmiyor:
Ailesini ve patronunu mesela. Kırıldıklarında, üzüldüklerinde umurunda bile
olmuyor. Sebebin kendisi olduğunu bilse bile en ufak bir vicdan kırıntısı
görmüyoruz. Güya Nancy'ye yani hoşlandığı kıza, ki hoşlanmaktan ziyade yine tamamen dürtüsel
ve mantıksız hallerinden biriydi bence, saçma sapan yalanlar söylüyor, birçok
noktada kızın hayatını mahvediyor. Filmin en problematik yanlarından biri böyle bir
karakterin cool biri olarak lanse edilmesi. Nancy'ye kimse çok da üzülmüyor bence
filmde, ya da patronuna ya da ailesine… Hepsi Tony gibi sosyopat bir
karakterin, Anthony Bourdain’i hariç tutarak filmdeki karakterden bahsediyorum,
hayatındaki figüranlar sanki. Ona rahatsızlık veriyorlar, onun hoşuna gitmeyen
şeyler yapıyorlar, her şey bu “Amerikalı beyaz erkek” figürün etrafında
dönüyor. Kimse de olması gerektiği gibi davranmıyor, sanki herkesin hoşuna
gidiyor bu hal ve hareketler.
Tabii gerçek hayatta da böyle karakterler var nasıl
sevildiğine asla anlam veremediğim, hem de çok fazla… Böyle filmler, diziler,
kitaplar böyle karakterlerin normal yaşamda da normalleştirilmesine hizmet
ediyor. Hatta normalleştirmeyi daha ileri taşıyıp havalı,
çekici görülmelerine neden oluyorlar. Bir de yılın en iyi filmlerinden biri
olarak lanse ediliyor, bu kadar problematiklik kimseye yetmemiş anlaşılan…
Filmin iyi tarafları yok değildi. Mesela oyunculuklar mükemmel. Tony’yi canlandıran Dominic Sessa’nın beni bu kadar sinirlendirip rahatsız etme gücünün başka bir açıklaması olamaz zaten. “Sal” karakterini canlandıran Leo Woodall da inanılmaz bir performans sergiliyor, ki bu karakter de bahsedilen tüm problematik yanları taşıyan biri… Film boyunca sarsıp kendine getirmek istediğim Nancy karakterini canlandıran Emilia Jones da mükemmeldi. Antonio Banderas’tan bahsetmeye bile gerek yoktur diye düşünüyorum, şüphesi olan yoktur. Ayrıca seçilen mekanlar, özellikle de "mutfak" ortamının yansıtılışı üzerinde oldukça çalışıldığı belli. Filmin temposu güzel ve akıcıydı, sonlara doğru yavaşlasa da hiç sıkmıyor ve baymıyor. Çekimlerdeki “yaz” havası da hoşuma gitmedi değil.
Özetle, teknik açıdan filmi başarılı bulduğumu itiraf etmeliyim. Yine de bu devirde hala en basit toplumsal problemleri bile görememeyi sanatçılara yakıştıramadığımdan bu filmi çok iyi hatırlayamayacağım.
NOT: Filmden sonrra muhtemelen canınız midye dolma falan isteyecek, dikkatli olun.
İYİ ERKEK YOK
Yıl 2021. Afganistan’da, Kabil’deyiz. Naru, bir haber kanalında kameraman olarak çalışan bir kadın. Ekonomik özgürlüğü olan, orta-üst sınıfa mensup bir kadının, Naru’nun gözünden izliyoruz olanları.
Naru ekonomik özgürlüğü sayesinde birçok Afgan kadından
daha şanslı aslında. Ama Afganistan gibi bir ülkede sadece “kadın” olmaktan
kaynaklı dertlerden kendini kurtaramıyor tabii. Patriyarka her yerde karşısında
Naru’nun, kendisini aldatan kocasından istediği gibi ayrılamıyor oğlunu elinden
almasınlar diye. Veya istediği departmanda çalışmasına müsaade edilmiyor mesela,
daha “kadınlara yönelik” içerikler çekmesi bekleniyor, daha “büyük” işlerin
altından kalkamayacağı düşünülüyor.
Yolları bir şekilde, aynı kanalda çalışan Qudrat’la
kesişiyor. O da ataerkil bakış açısından tam olarak kendini kurtarabilmiş
değil, özellikle de yollarının kesiştiği ilk zamanlarda. Ama zaman geçtikçe
Naru’ya sorgulatıyor: Afganistan’da gerçekten iyi bir erkek olabilir mi?
Afganistan gerçekleri sadece erkek egemen düzenle değil, diğer
politik açılardan da peşinizi bırakmıyor film boyunca. Çatışmalar, intihar
bombaları… Ve en sonunda Kabil’in Taliban’a teslim oluşu… Bu şartlar altında “hayatta
kalabilmek” bile inanılmaz bir çaba isterken Afgan kadınının erkek
egemenliğiyle de canhıraş mücadele edişini izlemek içinizi hem güçle hem de
öfkeyle dolduruyor.
Olaylar zaman zaman tatlı bir romantik komediye evriliyor,
zaten yönetmen Shahrbanoo Sadat da filmi “politik bir romantik komedi” olarak niteliyor
ama genel olarak buruk bir film.
Shahrbanoo Sadat 2021’de Taliban Kabil’i ele geçirince bir
şekilde ailesiyle Paris’e ulaşıyor, sonra Almanya’ya yerleşiyorlar. Bu film
için bir süre Kabil’e dönüp muhabirlerle çalışıyor, gözlem yapıyor. Ama tahmin
edebileceğiniz üzere filmin çekimleri Kabil’de yapılamıyor, Almanya’da çekilebiliyor.
Üstünde çok çalışıldığı o kadar belli ki, izlerken Almanya’da çekilmiş
olabileceği aklınızın ucundan dahi geçmez bence.
Naru’nun feminist öfkesi tamamen filmi yazan, yöneten ve
başrolde müthiş performansıyla izlediğimiz Shahrbanoo Sadat’ın gerçek
hisleri aslında. Yirmili yaşlarının ortasına kadar eminmiş Afganistan’da iyi
bir erkek olamayacağına. O dönemlerde gerçekten bir televizyon kanalında yemek
programı çekiyormuş bu işten nefret etse de. Ve filmde Qudrat rolünde izlediğimiz
Anwar Hashimi de bu kanalda çalışıyormuş. Sadat, Hashimi’nin gerçek
hayatta da “İyi bir erkek olabilir mi?” diye sorgulamasına yol açan
karakterlerden biri olduğunu söylüyor.
Filmin didaktik yönü çok baskın ama bence bu kötü bir şey
değil, derdini tane tane anlatıyor, hem de insanı sıkmayan bir tempoda. Bence filmin
en eleştirilebilir yanı Qudrat karakteri. Ailesine karşı birçok falsosu
olduğunu görüyoruz, hiç de öyle mükemmel biri değil aslında ama film Qudrat’i
biraz koruyor nedense. Yine de patriyarkayla savaşa Afganistan gibi bir ülkede
cesaret edebilen bir kadın sanatçıyı eleştirmeye gönlüm çok da el vermiyor gücü
ve motivasyonu kırılmasın diye, sonuçta biz niyetini anladık.
Özellikle kadınların bu filmden çok etkileneceğine eminim,
iyi erkekler de beğenir diye düşünüyorum. Bakalım sizin yorumlarınız ne olacak?
MORTU NEGA: Sesini Duyuramayan Acılar
"Film, özgürlük savaşının kurbanları için değil, hayatta kalanları için bir ağıt niteliğinde."
Hayatımız boyunca adını bile
zor duyduğumuz, haritada yerini gösteremeyeceğimiz ülkelerde yaşananları en
filtresiz, en doğal ve gerçekçi haliyle görebileceğiniz yer beyaz perde bence. Bu
tarz eserlerin “didaktik” yönü kimi seyircileri filmden koparıyor bazen ama ben
çok seviyorum bir film izlerken hayatım boyunca gitmediğim ve muhtemelen de
gidemeyeceğim ülkelerden bir şeyler görmeyi, öğrenmeyi.
Yıl 1973, Gine-Bissau
Cumhuriyeti, Portekiz’den bağımsızlaşma aşamasında. Savaşta hayatlar
kaybediliyor, tüm erkekler savaşta. Kadınlar, çocuklar da savaşçılara silah,
yiyecek taşıyorlar canlarını kaybetme pahasına.
Çaresizlikler içinde de olsa
direnmeyi bırakmayan halk, sonunda bağımsızlığını kazanıyor ama dertler yine
bitmiyor. Kuraklık ekleniyor her şeyin üstüne, yiyecek bir şey bulmak
zorlaşıyor. Hükümet pirinç, yağ gibi temel maddeleri dağıtmaya çalışsa da yetmiyor,
ürünler karaborsaya düşüyor… yani hayat hiç kolay değil.
Bir de savaş sonrası eklenen
sağlık sorunları var tabii. Çözüm için büyük şehirlerdeki hastanelere
ulaşabilmek de büyük dert, ulaşsanız da imkanlar kısıtlı, çare bulmak zor…
Ama bu insanlar umutlarını
kaybetmiyor, çare aramayı bir an bile bırakmıyorlar. Vazgeçecek gibi olanın
imdadına bir diğeri yetişiyor, dayanışma ruhu dimdik karşınızda…
Olayları özellikle “Diminga”
(Bia Gomes) karakterinin çerçevesinden izliyoruz. Diminga yaşadığı acılara
rağmen mücadeleden vazgeçmeyen, umudunu kaybetmeyen bir kadın. Eşi “Sako” (Tunu
Eugenio Almada) cephede, Diminga Sako’ya da güç veriyor. En zor, en umutsuz
anlarında elini bırakmıyor, ona da hayat ve umut aşılıyor. Çiftin bu mücadele
içinde birbirine sevgi ve saygı dolu ilişkisini izlemek insanın hem içini
ısıtıyor hem de buruk bir tat bırakıyor ister istemez…
Yönetmen Flora Gomes’in
şaşırtıcı bir hikayesi var. Gomes film eğitimini Küba’da alıyor, Gine-Bissau
Cumhuriyeti bağımsızlığını kazandıktan sonra tekrar ülkesine dönüyor ve 1987
yılında bahsettiğimiz Mortu Nega filmini çekiyor. Film, bu ülkede
bağımsızlıktan sonra çekilen ilk film olma özelliğini taşıyor ve prömiyerini
1988 Venedik Film Festivali’nde yapıyor.
![]() |
| Flora Gomes (Kaynak: Vikipedi) |
Bu film aslında sadece
Gine-Bissau Cumhuriyeti’nin değil, bütün Afrika’nın
kolonileştirilme-bağımsızlık dönemlerine vurgu yapmak adına çekilmiş.
Belgeselvari, sade bir tarzı var yönetmenin. Köyleri, yolları, tarlaları,
ormanları neredeyse gidip görmüş kadar net gösteriyor, bu açıdan çok hoşuma
gitti. Aynı şekilde günlük yaşamı, kadınların “sıradan” günlerinin nasıl
geçtiğini de… Oyunculuklar çok doğal ve yaşanmışlıkları olduğu o kadar fark ediliyor
ki, film daha da çok “gerçek” hissettiriyor. Filmin bir acelesi yok, sakin bir
ritmi var. Asla sıkıcı değil ama Reels tadında bir akıcılığı olmadığını da
bilmekte fayda var.
DIGGER: Iñárritu’nun Özlediğimiz Halleri
Paramparça Aşklar Köpekler, 21 Gram, Babil filmlerine bayıldığım; Birdman ve Bardo filmleriyle ise bağımı koparma noktasına geldiğim yönetmen Alejandro G. Iñárritu, son filmi “Digger” ile beni tekrar büyüledi. Filmin hem çetrefilli siyasi altyapısı, ki kimilerine göre çok “kör göze parmak” olsa da bence oldukça katmanlı ele alınmıştı, hem de sinematik yapısından çok etkilendim. Olayların birçoğu bir tiyatro sahnesinde geçiyor ve dekorlar o kadar detaylı ki bu seviyede bir sahne tasarımı ortaya koymak için gerçekten işinize saplantılı bir bağlılık duymanız gerekir. Arka plandaki rahatsız edici sesler, gerilim artıran ve hatta yer yer de azaltan müzikler… Bunlar da yetmez gibi ustaca serpiştirilmiş mizahi ögeler… Her detay o kadar yerli yerinde ki, uzun zamandır bu kadar “tam” bir eser görmek nasip olmamıştı sinemada.
Filmin politik altyapısına baktığımızda ABD ve Avrupa’nın defolarını,
birbirlerinden farklı görünmeye çalışırken aslında nasıl benzer çıkarlar
gözettiklerini anlatan sert bir hicivle karşı karşıyayız. Korkunç olaylar
üstümüze üstümüze gelirken sergiledikleri çıldırtıcı eylemsizlik ve felaketler
sonrasında medyanın ustalıkla manipüle edilişi çok güzel aktarılmış. Hatta ana
karakter Digger Rockwell bizzat ABD’nin kendisi belki de… Evet, bunların
birçoğu hepimizin başka yapımlarda da gördüğü şeyler belki ama yine de bu tempo
ve bu mizah dozuyla tekrar görmek hiç fena olmadı bence.
Filmde politikacılar arasında hiç kadın olmamasına yönelik
espriler veya çevresel felaketlerin bu kadar üstünde durulması elbette bazı
kesimler tarafından “woke” olmakla eleştirildi. Ama bunların ne kadar üstüne
gidersek gidelim sorunlar çözülmüyorsa, çözüm bunlardan hiç bahsetmemek mi
olmalı? Eğer elinizde alternatif ve daha iyi bir çözümünüz yoksa, yapıcı
olmayan eleştirilerden kaçınmak çok daha "kaliteli" bir duruş
olacaktır.
***YAZININ DEVAMI SPOILER İÇERİR***
Hikayenin merkezindeki Digger Rockwell zengin, ruhsuz ve kronik
memnuniyetsiz bir petrol şirketi sahibi. Öyle ki ten renginin solukluğundan
bile ruhsuzluk akıyor, tıpkı filmdeki “yönetici” sıfatı taşıyan tüm karakterler
gibi…
Rockwell’in Grönland’daki petrol kulelerinden sürekli metan
gazı biriktiği ve buzulların bu durumdan etkilendiğine dair kritik uyarılar
geliyor. Fakat Rockwell bu uyarıları duymazdan gelip bölgede çalışmaları devam
ettirince olaylar kontrolden çıkıp küresel bir felakete neden oluyor. Bu süreçte
ABD hükümetiyle de irtibata geçiliyor. Filmdeki komedi unsurları da bu
sahnelerde zirveye ulaşıyor. Sonuç olarak ABD de bir önlem alamıyor ve olanlar
oluyor.
Felaket sonrasında verilen tepkiler ise daha da trajikomik.
İzlerken bazı şeylerden o kadar rahatsız oluyorsunuz ki bu rahatsız ediciliğe
gülmekten kendinizi alamıyorsunuz. Veya yine çok rahatsız edici gelen bazı
tespitler o kadar doğru hissettiriyor ki canınız fena halde sıkılıyor…
Toplantı sahnelerinin temposunu asla kaybetmeyen uzun
planlar halinde çekilmesi çok etkileyiciydi, dikkatinizi bir saniye bile kaybetmeniz
mümkün değil. Diyalogların sürükleyiciliği akılalmazdı, diyaloglar bitince de
sahne değişimlerindeki kusursuz ritim ve yeni karakterlerin pat diye ortama dahil
oluşu sizi öyle bir yakalıyor ki… Çok profesyonel, çok düşünülmüş, çok
uğraşılmış bir eser.
Derken bir bakıyorsunuz olaylar aslında bir tiyatro
oyunuymuş. Sonra bir bakıyorsunuz sadece bir oyun değil, gerekten yaşanan
şeylermiş…
Vallahi Iñárritu’nun bu temposunu özlemiştim. Eleştirilerden
dolayı sıfır beklentiyle gittiğim filmden sonsuz hayranlıkla çıktım, emeği geçen
herkesin ellerine sağlık.
Geçmişin Telafisi Mümkün mü? THE BELOVED (EL SER QUERIDO) ve Yıkıcı Bir Baba-Kız Çatışması
Yıllardır en sevdiğim oyunculardan biri olan ama özellikle son dönemde Filistin meselesi dahil birçok toplumsal olay karşısında dik duruşuyla hepimizin gönlünü kazanan Javier Bardem’in müthiş performansını izledik Saraybosna Film Festivali Açık Hava Film Gösterimleri’nden birinde. Hem de filmin dünya tatlısı yönetmeni Rodrigo Sorogoyen’in katılımıyla.
Kime hak vereceğimizi bilemediğimiz
ama her diyaloglarında içimizi burkan bir baba kız ilişkisini işliyor film. Baba
Esteban Martinez (Javier Bardem) dünyaca ünlü bir yönetmen. Esteban uzun yıllar
Amerika’da yaşadıktan sonra ülkesi İspanya’ya dönüyor ve bir restoranda
yıllardır görüşmediği kızı Emilia Vera ile (Victoria Luengo) buluşuyor. Emilia’ya
yeni filminde oyunculuk teklif ettiği inanılmaz bir sekansla başlıyor film. Gerginlikleri,
geçmiş yıllara dair farklı anıları ve üzüntüleri, birbirlerine özlemleri hem
müthiş yazılmış diyaloglardan hem de oyuncuların en ufak mimiklerinden akıyor
üstümüze doğru, gözümüzü ayırmadan izliyoruz.
Emilia annesiyle büyümüş ve
annesine karşı çok hassas, annesine dair en ufak bir eleştiri geleceğinde
susturuyor Esteban’ı. Ve anlıyoruz ki Esteban Emilia’yı gerçekten çok üzmüş,
hayatında onarılması zor izler bırakmış ama bunları isteyerek yapmamış, telafi
edemeyeceğinin bilincinde ama yine de deniyor, başaramasa da üzülüyor…
*** YAZININ DEVAMI SPOILER İÇERİR! ***
Emilia rol teklifini kabul ediyor
ve filmde bir film setini izlemeye başlıyoruz. Esteban genellikle iyi fakat
kötü günlerinde oldukça sert bir yönetmen. Emilia ile yakınlaşmaya çalışsa da
ona da kötü davrandığı oluyor. Ayrıca ikisi de birbirine yakınlaşmaya çalışsa
da, biri diğerinin özel hayatıyla ilgili en ufak bir şey söylediğinde diğerinin sert
tepkisine çarpıyor, sınırlarının aşılmasına izin veremiyorlar.
Esteban’ın başrolde kızını
oynatması sette çok da konu olmuyor, Emilia herkesle iyi anlaşıyor ama
gazeteciler röportajlarda Esteban’ı rahat bırakmıyor bu konuda. Yine de bir
şekilde savuşturuluyorlar, belki de reklamın iyisi kötüsü olmuyordur…
Esteban’ın yeni bir ailesi, eşi
ve iki çocuğu var, Amerika’da yaşıyorlar. Ailesi film setini ziyarete
geldiğinde Emilia onlarla tanışıyor fakat hem Esteban’ın yeni ailesiyle sıcak
ilşkisini görünce tetiklendiği için hem de alkol etkisiyle garip davranıyor, sonra
pişman oluyor. Esteban da geçmişte alkol bağımlılığıyla mücadele etmiş, kızı
Emilia’yı bu batağa düşmeden korumak istiyor ama Emilia bu hamlesini geri
çeviriyor, filmin en vurucu sahnelerinden biriydi bu…
Ama filmin en etkileyici sahnesi kesinlikle
film setindeki yemek sahnesiydi. Tıpkı girişteki restoran sahnesi
gibi uzun bir sekans, gerilimi o kadar iyi yansıtıyor ve gerilim anındaki gülme
refleksini o kadar doğal bir şekilde sunuyor ki sırf bu sahne için bile bu film
izlenir. Bu gerilim Esteban’ı bir yönetmen olarak en sert gördüğümüz sahne,
aynı zamanda bir “mental breakdown” yaşadığını görüyoruz. Bu davranışlarının
bedelini ödüyor ekibinin en iyi çalışanlarının seti terk etmesiyle.
Sonuç olarak film çekimi bitiyor,
baba ve kız ilişkilerini pek de düzeltemiyorlar ama filmin buruk tadı
boğazınızda bir yumru gibi kalıyor bittiğinde…
Filme dair en anlamadığım şey,
siyah beyaz sahnelerin kullanımıydı. Nedenini gerçekten tam olarak
algılayamadım ve biraz dikkat dağıtıcı buldum. İnternette de duygusal derinlik
katmak için kullanıldığı yazıyor ama pek tatmin olamadım bu konuda.
*** SPOILER BİTTİ! ***
Filmin yönetmeni Rodrigo Sorogoyen
44 yaşında, İspanyol. Mother (Madre, Anne, 2019) ve The Beasts (As Bestas, Canavarlar, 2022) gibi
filmlerinden tanıyor olabilirsiniz. Ben kendisini The New Years (Birlikte On
Yılbaşı) dizisinden tanıyordum ve diziyi iki bölüm izleyip beğenmediğime dair
bir video çekmiştim, kendisini tanıyınca çok utandım çünkü çok tatlı biriymiş…
Annesi fotoğrafçı, babası oyuncu ve dedesi yönetmenmiş; bu ailenin kamera
sevdası gerçek mi? Yıllarca televizyona işler yaptıktan sonra filmlere geçiş
yapmış. Dizilerinin birçoğunu ısmarlama ve kalitesiz işler olarak niteledi
söyleşisinde ama televizyon için hazırladığı yeni işler de filmleri gibi
ciddiyetle yapıldığı için onlardan memnundu.
| Gösterimden önce sahnede Rodrigo Sorogoyen |
Kendisinin yeni bir filminin
çıktığını duysam bayağı heyecanlanır ve merak ederim, Birlikte On Yılbaşı’nı da
bu gözle tekrar izleyeceğim. Teşekkürler Rodrigo Bey <3








